Askerlik muafiyeti (Fıkra)
9/5/2008
Askerlik
muafiyeti.
Saygideger
Hakim Bey..
Saygilarimla
size açiklama özgürlügümü kullanarak bazi seyleri
bildirmek
istiyorum.
Umarim
bu durumu en kisa zamanda açikliga kavusturursunuz..
Su
günlerde askerlige çagirilacagim.
Yasim
24 ve 44 yasinda bir dul bayanla evlendim, kendisinin de bir kizi var
25
yasinda.
Babam
ise bu bahs etmis oldugum kizi ile evlendi.
Böylelikle
Babam, karimin kizi ile evlendigi icin damadim olmus oldu.
Bunun
üzerine kizim da üvey annem olmus oldu babamla evlendigi icin..
Hanimimin
ve benim gecen sene bir oglumuz oldu.
Oglum
hanimimin kizinin erkek kardesi oldu, ayni zamanda Babamin da enistesi.
Bir
de üveyannemin erkek kardesi oldugu icin dayi oldu.
Anliyacaginiz
benim oglum benim dayim oldu..
Babamin
esi sene sonunda dünyaya bir erkek cocugu getirdi.
O
babamin oglu oldugu icin benimde erkek kardesim, ve de kizimin oglu
oldugu
icin de torunum.
Yani
ben torunumun erkek kardesiyim.
Ayrica
bir Annenin evladinin babasi esi olduguna göre bende Esimin
Kizinin
babasiyim ve de kizimin erkek cocugunun erkek kardesiyim.
Kisacasi
kendimin büyükbabasiyim..
Sayin
Savci bey sizden ricam beni Askerlik görevimden azl etmenizdir,
sizde
biliyorsunuz ki kanunlarimizda Baba, Ogul ve Torun ayni zamanda
askerlik
yapamazlar..
Saygilarimla..


Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Şeytan var mıdır?
9/5/2008
ŞEYTAN VAR MIDIR?
Bir universite profesoru ogrencilerine su
soruyu sorar; "Var olan
herseyi Tanri mi yaratti?"
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar: "Evet
herseyi Tanri yaratti!"
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine: "Evet
efendim!" diye yanitlar.
Profesor devam eder; "Eger herseyi yaratan Tanri ise
ve seytan var olduguna
gore seytani da Tanri yaratmis olur ve
calismalarimizda uyguladigimiz
'Kesinlestirme' ilkesine gore de Tanri seytandir.
Ogrenci boyle bir onerme
karsisinda sasirir ve yerine oturur.
Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin
icindeki kaderin bir
efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur.
Bu arada baska
bir ogrenci ayaga kalkar ve:
Bir soru sorabilir miyim hocam? der. Profesor
sorabilecegini soyler.
Ogrenci ayaga kalkar ve: "Soguk var midir?" diye sorar.
Profesor; "Nasil bir soru bu boyle, tabiiki vardir!"
diye yanitlar.
"Sen hic soguktan usumedin mi?" der.
Ogrenci; "Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur.
Yasamda,
gercekte biz sogugu sicakligin yoklugu olarak
dusunuruz.
Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir
sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler.
Ornegin, Mutlak sogukluk ( sifir derece) (-
460 F) sicakligin kesin
yoklugudur (hic olmadigi seviyedir). Tum maddelerin bu
seviyede tepkime verme
ozellikleri bozulur ve degisir. Soguk yoktur, o
yalnizca sicakligin yoklugunda
duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir
sozcuktur!"der ve devam eder...
Hocam, karanlik var midir?
Profesor; - "Tabii ki
vardir!"
Ogrenci yanitlar; - "Korkarim yine yaniliyorsunuz
hocam!" der, "Cunku karanlik da yoktur!"
Yasamda / gercekte karanlik isigin yoklugudur. Biz
isik uzerinde calisabiliriz ama karanligi
calisamayiz / inceleyemeyiz. Gercekte, biz Newton'un
prizmasini kullanarak beyaz isigi
kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde
calisabiliriz. Ama karanligi olcemeyiz. Bir
basit isik isini karanlik bir mekani aydinlatarak
karanligi kirmis olur, yani karanligi gecersiz kilar.
Siz belli bir mekanin
uzayin ne kadar karanlik
oldugundan nasil emin olursunuz?
Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degil mi?
Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer
mekan
icin kullanilan bir sozcuktur. Son olarak
ogrenci profesore yine sorar;
Hocam seytan var midir? Bu kez profesor pek
emin
olamamakla birlikte yanitlar;
Tabiiki, acikladigim gibi, biz onu her
gun, her
yerde onu goruruz.
Seytan / kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun
sergiledigi insan disiliginin
ornegidir. O, dunyadaki islenmis tum suclarda,
siddette yer alir.
Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir seyde
degildir!" der.
Ogrenci devam eder,
"Seytan yoktur efendim. Yani o kendi
basina yoktur."
"Seytan basit olarak Tanri'nin yoklugudur. O aynen
karanlik ve sogukta
oldugu gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmekuzere yarattigi bir
kelimeden ibarettir. Tanri seytani yaratmadi.
Seytan/kotuluk insanin
tanrisal sevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman
deneyimlediklerinin bir
sonucudur. O aynen sicakligin olmadigi yere gelen
soguk ya da isigin
olmadigi yere gelen karanlik gibidir."
Profesore dünyayi dar eden, yerden yere vuran,
sasirtan, afallatan bu
ogrencinin adi Albert Einstein' dir.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Tıkanıp kaldığında hayat
9/5/2008
TIKANIP
KALDIĞINDA HAYAT
Can DÜNDAR..
Bir yerlerde
tıkanıp kaldığında hayat,
soluk almak
güçleştiğinde,
Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini
ferahlatacak; Yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler
yapacak.. Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği
ne varsa,
Gerçekleştirmeyi denemeli!
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaþtýðýný; zamanın bir
nehir,
Kendisinin bir sal olup da,
O dursa
da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
Baç döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle baþlamalý belki; örneğin, bir kaç durak
önce inip Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar,
yüreğine takmalı Güneş gözlüklerini;
Gördüğünü
hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
Değerli olabilmeli hayat!
Ýıla büyük acılar çekmemeli, küçük Mutluluklara fark etmek
için! Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus"
dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Bu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
Sevgisiz, soysuz kalarak!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Günesin doðuþunu seyretmeli arada
bir,
seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;
Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu;
bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli !
Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden
mutlu Olmayı beklememeli !
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için;
Kaçırmamalı !
Çünkü; hiç düşmemişsen,
el vermezsin kimseye kalkması
için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;
ağlamayı bilmiyorsan,
Neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten
herkesi unutmamalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak
için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadýðýnda da dinleyebilmeli!
Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç
değilse, aynı hataları, aynı
bahanelerle tekrarlamaması için!
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını
zorlayacak! Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki,
hakkını verebilsin sevdiklerinin;
Zaman bulabilsin;
Bir teşekkür, bir elveda için...
Yaşam dedikleri bir sınavsa eder;
Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de
fark edebilmeli insan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!
... Can
DÜNDAR..
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İstiridye ve İnci
9/5/2008
Yıl
1990
Bakırköy Ruh Ve Sinir Hastalıkları
Hastahanesi'nin ana giriş kapısından girmiş ürkek adımlarla her iki tarafında
yüksek ağaçlar bulunan sonu görülmeyen yolda ilerliyordum.
Düşünceliydim...
Kafamda
şu an hatırlayamadığım çeşitli düşünceler..Hayatımın o zamana kadarki döneminin
en zor yılını yaşamıştım.
1989
Şubatında '' Hayatta ben en çok onu sevdim..'' dediğim babamı 47 yaşında kanser
nedeni ile
kaybetmiştik.
Bu dönemde ben CerrahpaşaTıp Fakültesinde son sınıftaydım. Babama kanser tanısı
orda konmuş, tedaviye orda başlanmış, ölüme giden o çaresiz uğraşlar hep orda
olmuştu.
Fakülteyi görmek bile istemiyordum. Doktor da
olmayacaktım. Tüm sınavlarımı vermiştim. Okulun tamamlanması için sadece bir
aylık bir staj vardı. Ama istemiyordum işte.. Herşey boş ve anlamsızdı.
Kapteki
üfürüm sesi, kandaki kolesterol ,idrardaki üre miktarları, endoplazmatik
retikulum, retinadaki dekolaman ..
Hiç
ama hiç ilgilendirmiyordu beni.
Acı
çekiyordum...
Birden
oynadığımız Bertolt Breht'in Galileo Galilei oyununun replikleri
aklıma
dolandı.
''İstiridye
incisini nasıl yapar bilirmisin ? Bir kum tanesi kabuğun içine sızarak
istiridyenin yaşamını dayanılmaz kılar. Buna karşılık o da salgısını salarak o
kum tanesini sarıp sarmalamaya çalışır.Ölümcül uğraş sonucu salgı git gide
katılaşarak inciyi
oluşturur...''
Oyunda
Galile rolünü oynarken söylediğim sözlerdi bunlar. Engizisyon mahkemesi
tarafından ''Dünya
dönüyor''
dediği için ölümle tehtit edilen ve gerçeği bulmak, halka
yararlı
olmak duyguları ile ölüm duyguları arasında acı çeken Galile nin sözleri..
Ben
bir istiridye kadar olamazmıydım?
Artık
kararımı vermiştim.
Ruhuma
sızan, bana acı veren kum tanesini sarıp sarmalamaya çalışacak, İNCİye
dönüştürecektim. Bunun kolay olmadığını biliyordum. Galile de ''Ölümcül bir
uğraş..'' dememişmiydi.
İstiridyenin
içindeki yeni oluşum önce minicik bir kum tanesi ile başladı... Bu kum tanesi
istiridyenin içini acıttı. O bu acılara katlandı, dayandı. İçindekiyle birlikte
yaşamaya karar verdi ve emeğiyle, sabırla onu sarıp sarmaladı...
Git
gide katılaşarak inciyi oluşturan; istiridyenin içinde gelişen yeni duruma
dayanma kararlılığı,geleceğe güveni ve gelecekten umuduydu .
Sonuç olarak istiridye, içindeki acıyı
emeğiyle, çabasıyla, sabrıyla, yeteneğiyle, umuduyla bir tabiat harikasına
dönüştürmüştü...
İnancımın,
sabrımın, dönüşüm için gerekli çabayı gösterme gücüm ve yeteneğimin olduğunu
düşünerek
''İnci
''yi oluşturmak için gerekli bilgiyle donanmak için o ağaçlıklı yolda
yürüyüşümü başlatmış ve Rodinin
''düşünen
adam'' heykelinin önüne gelip durmuştum.
Evet
doğru yerdeydim.
Çünkü
ben oluşturmak istediğim incinin bazılarının boynunda süs olmasını
istemiyordum. Benim incim daha çok işe yaramalı, insanların mutlu, üretken
kaliteli bir yaşam sürmelerine katkı koyabilmeliydi.
İçlerine
sızıp, acı vererek yaşamlarını dayanılmaz kılan kum tanesini sarıp sarmalama
konusunda onlara yardım edebilmeliydim.
Bunu
yapabilmek için de insanı, ruhunu ve onu inciten, acı veren, yaşamını
dayanılmaz kılan ''kum tanelerini'' iyi
tanımam ve bu '' kum tanelerini'' nasıl etkisizleştirilebileceğimi öğrenmem
gerekiyordu.
İşte
okuluna gelmiştim.
Ve
onun simgesi ''Düşünen
Adam''ın
önünde duruyordum...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Benim Hocam var..
9/5/2008
Bir profesör hocamı merak ederek benimle görüşmek
istemiş. Hocama ilettim, görüşmemi söyledi ancak ben bir türlü harekete
geçemedim daha doğrusu buna cesaret edemedim. “Siz bu öğretiden ne fayda
sağladınız, sizde ne değişiklik oldu?” derse ne cevap verecektim. Evet
dayanabildiğim, hatta hiç üzülmeden geçiştirilen hadiseler pek çoktu ama gücümü
tüketecek derecede zorlu bir hadiseyle karşılaşmamıştım ki. Hadiseler bazen yaz
gibi bunaltıyor, bazen kış gibi sarsıyor, bazen de bahar günleri gibi tatlı bir
rehavet veriyordu. Ancak hiç biri tabiatımı bozmuyordu çünkü hepsi onun
yapısına uygundu. Geliyor ve bir süre sonra yerini diğerine bırakıyordu.
Nihayet şimdiye kadar yaşamadığım bir patlamayla karşılaştım, o, dingin kalmayı
başaran tabiatın altında meğer lavlar varmış. Müthiş bir patlamayla dışarı
fışkırdı, öyle büyük bir güçle karşılaştım ki durduramıyordum. İçimde belki
yüzyıllardır uyuyup duran o ateş benden kurtulmuş, beni yakmaktaydı. İçinde
neler yoktu ki öfkeler, hayal kırıklıkları, kinler, gazaplar, gıybetler,
isyanlar.. daha neler neler…
Önce şoka uğradım, bütün bunlar benim içimde nasıl barınmış, dışarı çıkacak
günü sabırla nasıl beklemişlerdi. Bunlar nasıl bana ait olabilirdi. Bir gece
boyunca fiziksel olarak hasta oldum. Hocam bunları benden beklemezdi dedim.
Özür dilemeliyim dedim. Hayır özür dileyemezdim. Kuru, içi boş bir özür
yetmezdi. Onun öğrettiklerinin esas maksadını ortaya koymam lazımdı. Her şeye
rağmen, kendime rağmen huzuru tekrar yakalamalıydım.
Önce hocam bunları benden beklemezdi fikrinden vazgeçtim. Evet o, bunları
benden beklerdi. Benim kusurlu bir kul olduğumu ben bilmezken o biliyordu ki
beni eğitmek için kucaklamıştı. O bana affedici olmayı öğrettiğine göre
emniyetteydim, o beni her zaman sarıp sarmalayacak, tedavi edecekti. Bu
patlamayı onun yanında yaşamakla ne kadar şanslıydım. Çünkü hayal kırıklığı,
üzüntü, kızgınlık belki onda da olabilirdi ama bizlerden farklı olarak rahmetin
gazabı örttüğünü yaşantısında daima bize göstermişti. O gerçek dosttu, ben
şimdiye kadar kendimi olduğum gibi kabul edemezken, o beni kabul etmişti.
Bendeki rahmetin, yine bendeki gazabı örtmesinin yollarını öğretip durmuştu.
Ama ben bu güne kadar kendimdeki gazabı görmemezlikten gelmiştim.
Çok acı başlayan bu hadise gittikçe tatlılaşmaya başladı. Madem ki ben bunları
yapmıştım şimdi kimi ayıplayabilirdim ki? Sanki birden bire cümle alemle
gerçek bir barış imzalamıştım. Daha önce yine barış içinde olduğumu sanıyordum
ama, şimdi anladım ki bu hal şeytanın meleklerle kavgalı olmamasına benziyordu.
Ben insanların sadece iyi taraflarına gözümü dikiyor, diğer yarılarını zihnimde
yok ederek onları melekleştiriyor ve o uyduruk melekleri seviyordum. Ama onlar
insandı ve şeytanın itirazına sebep olan kötü tarafları da vardı. Şimdi o
taraflarını da kabul ediyorum çünkü onlar bende de var. Onları affetmiyorum,
onları olduğu gibi kabul ediyorum. Ve şimdi anlıyorum ki eskiden ben kendimi
affedici zannederken Tanrıcılık oynuyormuşum. Affetmek benim haddim değilmiş.
Affedenin kusursuz olması gerekirmiş.
Yaşadıklarıma pişman değilim. Kendimi kabul ettim. Ben melek değilim, ben
insanım diye haykırmak geliyor içimden. İçimden çıkan ateşler belki beni yaktı
ama beni özgür kıldı. Belki yaktı kül etti ama BENİM HOCAM VAR, BİR ÜFLERSE
ZÜMRÜTÜ ANKA KUŞU GİBİ KÜLLERİMDEN YENİDEN DOĞARIM.
(KENDİME BİR HATIRLATMA: Yeniden de doğsan kusursuz olmayı bekleme)
